Kaygı Bize Ne Söylüyor?
Kaygıyı çoğumuz tanırız. Bir sınavdan önceki gece, bir sonucu beklerken, önemli bir konuşmanın eşiğindeyken. Kalp hızlanır, göğüs sıkışır, düşünceler birbirinin üstüne yığılmaya başlar.
Kaygı genellikle bir şeylerin etrafında belirir. Sınav gerçektir, beklenen sonuç gerçektir, o konuşma gerçekten yapılacaktır. Ama kaygının tuhaf bir yanı vardır: Nedenini bilmek onu çoğu zaman yatıştırmaz. “Alt tarafı bir sınav” deriz, kendimize gayet makul açıklamalar yaparız, bazen zaten bildiğimiz bu açıklamaları bir de başkasından duymak için yardım ararız. Aynı sınava giren iki kişiden biri rahat uyurken diğeri sabaha kadar tavanı izler. Açıklamalarımız ne kadar doğru olursa olsun, kaygı bunları pek dinlemez gibidir.
Gece geç saatte kapının çalındığını düşünün. Daha yerinizden kalkmadan kalbiniz hızlanır. Çünkü beden, kimin geldiğini bilmeden önce birinin geldiğinden emindir. Kaygı biraz bu ilk ürpertiye benzer. Bir şeyin olduğunu söyler, ne olduğunu söylemez. Söylemediği için de onu hemen bir açıklamayla kapatma isteği bu kadar güçlüdür. Beklediğimiz kimse olmasa bile zihin bir anda hesaba girişir: bir komşu, yanlış bir kapı, belki bir arkadaş. Tahminlerin hepsi makuldür ama hiçbiri o ilk ürpertiyi geri almaz. İşte kaygı karşısında yaptığımız şey budur: Daha kapıyı açmadan, kapının ardına bir yüz yerleştirmeye çalışırız.
Kaygısını anlatan biri çoğu zaman önce bu kapanışı ister: bir açıklama, bir isim, bir çözüm. Bu çok anlaşılır. Kaygı bizi yorar; insan onun bir an önce dinmesini, geçmesini, her şeyin yerine oturmasını ister. Ama bu istek de biraz, kapıyı çalanın kim olduğunu aceleyle tahmin etmeye benzer. Kapı çalmaya devam ettikçe tahminler çoğalır, cevaplar hızlanır. Oysa kimin geldiğini kapıyı açmadan bilmenin bir yolu yoktur. Tahminler ne kadar isabetli görünürse görünsün, kapı kapalı kaldıkça ses de sürer.
Belki de kaygı bizi yalnızca bir tehlikeye karşı uyarmaz, henüz söyleyemediğimiz bir şeyin kapıda beklediğini de haber verir.
Ve bazen kapıyı açmak için önce onun çalındığını duymak gerekir.